Mirastan mal kaçıranları sevindirecek (!) bir Yargıtay kararı

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 29.01.2015 tarihinde muris muvazaası konusunda tartışmaya çok açık -ve bize göre isabetsiz- bir karar verdi. Söz konusu karar öyle bir karar ki bugün itibariyle mirastan mal kaçırma kapsamında muvazaalı olarak devirleri yapılmış olan ve fakat ilgili muris henüz ölmediği için açılamayan müstakbel muris muvazaası davalarında kullanılmak üzere kötü niyetli kişilere -müstakbel davalılara- müthiş bir savunma imkanı sunuyor.

Davaya dayanak olaylar

Dava konusu olayda muris (dede) dava konusu taşınmazı 1999 yılında torununa tapuda satmak suretiyle devrediyor ve fakat daha sonra bu taşınmazı, torununun hilesi sonucunda sattığı iddiasıyla yine torununa karşı bir dava açarak taşınmazını geri istiyor. Muris, torununa açtığı bu davadan daha sonra -karar içeriğinden anlaşılmayan bir nedenle- feragat ediyor. Böylece toruna yapılan devir kağıt üzerindeki geçerliliğini korumuş oluyor.

Dava dışı torun, aynı taşınmazı 2008 yılında dava dışı üçüncü bir kişiye satıyor, nihayet üçüncü kişi de bu taşınmazı 2012 yılında davalıya satıyor. Murisin 2011 yılındaki ölümünden sonra davacı (yasal mirasçı) yukarıda belirtilen üç devrin (dededen toruna, torundan üçüncü kişiye ve üçüncü kişiden davalıya) mirastan mal kaçırmak amacıyla yapıldığını ve dolayısıyla muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu iptali ve tescil talepli bir dava açıyor.

İlk derece mahkemesinin kararı ve Yargıtay’ın bozma kararı

Davayı ilk derecede gören Kırıkkale 2. Asliye Hukuk Mahkemesi davanın kabulüne karar veriyor. Temyiz incelemesini yapan Yargıtay 1. Hukuk Dairesi ise “muris hayattayken torununa karşı dava açmış olduğuna göre mirasçılardan mal kaçırma amacıyla hareket ediyor olamaz”  mantığıyla hareket ederek, dededen toruna yapılan ilk temlikin muvazaalı olamayacağını belirtiyor ve ilk derece mahkemesinin kararını bu nedenle bozuyor. Daire kararının ilgili kısmını aşağıya alıntılıyoruz:

“Bilindiği üzere; 1.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde; “… bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmesi halinde…” ibaresine yer verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, muvazaa olgusu iradi, hile ise gayri iradi nedenler sonucu ortaya çıkar. Diğer bir anlatımla bir işlemde hileye maruz kaldığını, kandırıldığını ileri süren kişinin, bu hukuki sebeple gerçekleştirdiği işlem bakımından bilerek, isteyerek sonuca ulaştığı söylenemez.

Somut olaya gelince, temlikten sonra mirasbırakan Ali, Kırıkkale 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/330 Esas sayılı dosyasında, taşınmazın temlikinin hileye düşürülerek sağlandığını ileri sürerek torunu Ömer aleyhine dava açmış, bilahare davadan feragat etmiştir. Somut olgular yukarıda açıklanan ilkeler ile birlikte değerlendirildiğinde mirasbırakanın yaptığı ilk temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu söyleyebilme imkanı yoktur.”

Yargıtay kararının eleştirisi

Yargıtay’ın muris muvazaası davalarında “murisin iradesine” büyük önem atfettiğini ve yapılan temlik para alışverişi olmaksızın gerçekleşmiş olsa bile eğer murisin “diğer mirasçıları miras haklarından yoksun bırakmak”  (mirastan mal kaçırmak) gibi bir amacı yoksa muris muvazaası iddiasını kabul etmediğini daha önceki yazılarımızda da belirtmiştik. Yargıtay’ın bu görüşü sayısız kararında şu şekilde ifade edilmektedir:

“Hemen belirtilmelidir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.”

Bir iç sorun olan gerçek iradenin aydınlığa kavuşturulmasının zor bir meşgale olduğunu açıkça kabul eden Yargıtay’ın, yukarıda özetlenen dava konusu olayda, kendisiyle çelişircesine son derece sığ bir bakış açısıyla çözüme ulaştığını söylemek pek de yanlış olmaz. Şöyle ki, muris (dede), torununa yaptığı muvazaalı devre “mal kaçırma amaçlı değilmiş görüntüsü vermek için” aynen dava konusu olayda olduğu gibi hile nedeniyle düzmece bir tapu iptali davasını torununa karşı açmış ve bilahare bu davadan feragat etmiş olabilir. Yargıtay’ın bu ihtimali öngörememiş olması en basit ifadeyle “saflıktır”. Muris (dede), torununa karşı açtığı davadan feragat etmiş olmayıp da davayı sonuna kadar takip etmiş ve dava bu şekilde reddedilmiş olsaydı Yargıtay’ın kararı belki isabetli kabul edilebilirdi. Ancak somut olayda muris (dede) davadan feragat etmiştir. Bu feragatin nedenleri üzerinde durulmadan ve dede ile torun arasındaki dava adeta didik didik edilmeksizin muris dedenin mal kaçırma amacıyla hareket etmediği sonucuna varmak çok isabetsiz bir tutumdur. Bu, öyle bir tutumdur ki halihazırda mirastan mal kaçırmak amacıyla taşınmazlarını belirli kişilere muvazaalı şekilde devretmiş olan ve halen hayatta olan kişiler, kendi ölümlerinden sonra diğer yasal mirasçıların, muvazaalı devirlerle lehlerine kazandırmada bulunulan kişilere karşı açacakları müstakbel muris muvazaası davalarını etkisiz kılmak amacıyla, devirleri yaptıkları kişilere karşı hile sebebiyle düzmece tapu iptal ve tescil davaları açıp daha sonra bu davalardan feragat ederek istedikleri haksız sonuca ulaşabileceklerdir. Kendi ölümlerinden sonra dava açacak olan yasal mirasçılara karşı, müstakbel davalıların ileri süreceği savunma ise aynen şu şekilde olacaktır:

“Bize yapılan devirler mirastan mal kaçırma amaçlı (muvazaalı) olsaydı, muris, o devirlerin iptali için sağlığında bize karşı dava açmazdı. Dolayısıyla murisin mal kaçırma iradesi yoktur. Davanın reddi gerekir.” 

Bu kurnaz savunmaya en büyük dayanak ise ne yazık ki bu yazımızda eleştirilen Yargıtay kararı olacaktır. Toparlamak gerekirse, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin yukarıda özetlenen kararı son derece isabetsiz olup 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nın adeta içini boşaltmaktadır. Dairenin bu isabetsiz görüşünü bir an önce değiştireceğini umut ediyoruz. Aksi takdirde, uygulamada büyük hak kayıpları yaşanması kaçınılmazdır.

 

 

Share

Comments

  1. anne babamizin mallarini abim sahtekarlikla uzerine gecirmis ve butun yerleri baskasina satmis.1979 yilinda dava acmistik.cerkezkoy adliyesini su basmış dosyalar yok diyorlar biz dava sonucunu bilmiyoruz.ayrica abimin torunu babamin soy ismini degistirmis dava acarak.bunun cözumu icin lutfen bilgi verirmisiniz.

    • Miras Hukuku Avukatı : Temmuz 4, 2017 at 3:29 pm

      Merhaba, sorunuza e-postanız üzerinden özel olarak cevap verilmiştir. Sitemizi ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir