“Mirastan mal kaçırma” (muris muvazaası) davaları

“Mirastan mal kaçırma" (muris muvazaası) davaları

 

- Benim! - Hayır benim!

Genel olarak

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kişiler arası hukuki uyuşmazlıkların ana çıkış noktası servet [1] ve servetin paylaşımıdır. “Servetin paylaşımı” dendiği zaman akla ilk gelen olgulardan bir tanesi de pek tabii ki miras ve miras hukukudur. Kural olarak, bir kişi (“muris” veya diğer bir ifadeyle “miras bırakan”) öldüğünde onun mirası, yasal mirasçılarına, kanunen belirlenmiş miras payları oranında kendiliğinden intikal eder. Ne var ki gerçek hayatta bu süreç, en yakınlar arasında bile büyük anlaşmazlıklara neden olabilmektedir. Gerçekten de miras hukuku, Türkiye’de belki de en büyük maddi mağduriyetlerin yaşandığı bir hukuk alanıdır. İşin bir diğer acı tarafı ise hakları yenen kişilerin “çok zaman geçti”, “giden gitti”, “bu saatten sonra bir şey olmaz” tarzı bir boş vermişlikle çoğu zaman haklarını aramıyor oluşudur. Oysaki bu anlayış ve kabullenme kökten yanlıştır.

“Mirastan mal kaçırma” davalarında sorun, murisin (ölen kişinin) hayattayken yaptığı işlemlerden kaynaklanmaktadır

En büyük miras hukuku uyuşmazlıklarının kaynağı çoğu zaman murisin, ölmeden önce yaptığı birtakım işlemlerdir. Muris öldüğünde, mirasçılarına intikal eden malvarlığı değerleri (özellikle taşınmazlar) bir şekilde belirlenir. Bu değerler murisin ölümüyle yasal mirasçılara zaten intikal etmiştir. Hiçbir mirasçı, diğer mirasçının miras payını onun rızası olmadan elinden alamaz. Dolayısıyla, burada zaten bir sorun yoktur. Sorun, murisin ölmeden önce belirli mallarını (özellikle taşınmazlarını) mirasçılardan bir tanesine tapuda bedelsiz olarak devretmesi (halk arasındaki tabirle “üzerine geçirmesi” veya “mirastan kaçırması”) durumunda ortaya çıkmaktadır. İşte bu durumda diğer mirasçılar büyük bir mağduriyete uğramaktadır. Şöyle ki muris öldüğünde, kayırdığı mirasçıya sağlığında bedelsiz olarak devrettiği (“mirastan kaçırdığı”) mallar artık murisin mirası (terekesi) içerisinde yer almayacağı için, diğer mirasçılar bu mallardaki miras paylarından mahrum kalmış olacaklardır. Bu konuda gerçek hayatta en sık rastlanılan örnek, bir anne veya babanın, ölmeden önce belirli taşınmazlarını evlatlarından bir tanesine bedelsiz olarak devretmesi ve böylece diğer evlatlarını miras haklarından mahrum bırakmasıdır. Yine bir kişinin, ilk eşinden olma evlatlarını mirastan mahrum bırakmak amacıyla tüm taşınmazlarını ölmeden önce ikinci eşinin üzerine geçirmesi de sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Hemen belirtmek gerekir ki bu gibi durumlarda mağdur olan kişilerin elinde çok ciddi hukuki imkânlar (dava hakları) bulunmaktadır. Bu imkânların etkin şekilde kullanımı, uğranılan mağduriyetin telafisinde büyük önem arz etmektedir.

Yargıtay, “mirastan mal kaçırma” mağdurlarına somut bir dava hakkı tanımıştır

“Mirastan mal kaçırma” hukuki bir terim değildir. Bu ifadeyle anlatılmak istenen olgu, yukarıda örnekleri verilen “muris muvazaası” (yani murisin ölmeden önce belirli bir taşınmazını tapuda satış göstermek suretiyle ve fakat bedelsiz olarak müstakbel mirasçılarından bir tanesine veya mirasçı dahi olmayan üçüncü bir kişiye devretmesi) durumudur. Peki, muris muvazaası mağduru olan, diğer bir deyişle normal şartlarda kendisine intikal edecek olan miras payı adeta gasp edilen bir mirasçı hangi hukuki yollara başvurabilir? Bu sorunun cevabı Yargıtay’ın 01.04.1974 tarihli içtihadı birleştirme kararında verilmiştir. Söz konusu kararın sonuç kısmı şu şekildedir:

“Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicillinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu`nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanun’un 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1.4.1974 günlü ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi.”

Yargıtay’ın bu içtihadının pratikte ne anlama geldiğini ve mağdur olan mirasçılara nasıl bir dava hakkı bahşettiğini yine bir örnek üzerinden açıklamakta fayda vardır:

A bir annedir ve eşi vefat etmiştir. A’nın B ve C olmak üzere 2 çocuğu bulunmaktadır. A, sahibi olduğu 1 adet taşınmazın tamamının miras olarak sadece B’ye kalmasını istemekte, C’yi bu konudaki miras hakkından mahrum bırakmak istemektedir. Bu sebeple A, B’yi de alarak tapu sicil müdürlüğüne gider ve söz konusu taşınmazı B’ye tapuda satış göstermek suretiyle devreder. Oysaki A gerçekte B’den hiçbir satış bedeli (para) almamıştır. Diğer bir deyişle A’nın asıl iradesi taşınmazını B’ye satmak değil ona bağışlamaktır. Buna rağmen, C’yi mirastan mahrum bırakmak amacıyla bu devir tapuda satış olarak gösterilmektedir. Aradan yıllar geçer ve A vefat eder. İşte A’nın vefatıyla birlikte C, kardeşi olan B’ye karşı “muris muvazaası sebebiyle tapu iptal ve tescil” talepli bir dava açabilecektir. C’nin bu davadaki talebi, annesi A’nın ölmeden önce kardeşi B’ye muvazaalı (danışıklı) şekilde devrettiği taşınmazın, tapu sicilinde yasal miras payı oranında kendi adına tescil edilmesidir. Gerçekten de A, ölmeden önce söz konusu taşınmazı B’ye devretmeseydi, diğer bir deyişle bu taşınmaz kendi adına kayıtlıyken vefat etseydi,  söz konusu taşınmaz, yasal mirasçılar olan B ve C’ye eşit olarak (1/2’şer paylı olarak) intikal edecekti. İşte C’nin kardeşi B’ye karşı açtığı davadaki talebi, normal şartlarda annesi A üzerinden kendisine intikal edecek olan taşınmazdaki 1/2 paydır. Yani C davayı kazanırsa, tapuda B adına kayıtlı olan taşınmazın tapu kaydı iptal olacak ve bu taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkı B adına 1/2 pay, C adına 1/2 pay olacak şekilde tescil edilecektir. Böylece C, zamanında annesi A’nın kendisini mahrum bıraktığı miras hakkına kavuşmuş olacak, taşınmazdaki payını satıp paraya çevirebilecek veya kardeşi B’ye karşı ortaklığın giderilmesi davası açabilecektir. Verilen bu örnek olay üzerinden türetilen aşağıdaki soruların cevaplandırılması da yerinde olacaktır.

C, bu davayı en erken ne zaman açabilir?

C, bu davayı ancak annesi A’nın ölümü üzerine açabilir. A ölmeden önce A’ya, B’ye veya ikisine birlikte açılacak bir dava reddedilir.

C, annesi A’dan önce ölürse durum ne olur?

Bu durumda C’nin yasal mirasçıları (varsa eşi ve/veya çocukları), C’nin hayattayken dava açma hakkından feragat etmemiş olması şartıyla, aynı davayı B’ye karşı açabilir.

B, annesi A’dan önce ölürse durum ne olur?

Bu durumda C, davayı B’nin yasal mirasçılarına (varsa eşi ve/veya çocuklarına) karşı açabilir.

Hem B hem de C, anneleri A’dan önce ölürlerse durum ne olur?

Bu durumda C’nin (varsa eşi ve/veya çocukları), C’nin hayattayken dava açma hakkından feragat etmemiş olması şartıyla, aynı davayı B’nin (varsa eşi ve/çocuklarına) karşı açabilir.

C’nin açacağı bu miras davası herhangi bir zamanaşımı süresine veya hak düşürücü süreye tabi midir?

Hayır değildir. Muvazaalı devir ne zaman yapılmış olursa olsun, söz konusu dava (A’nın ölmüş olması şartıyla) her zaman (devirden 50 sene sonra bile) açılabilir.

Annesi A’nın ölümü üzerine C’nin dava açacağını öngören B, taşınmazı arkadaşı D’ye bedelsiz olarak (yine muvazaalı şekilde) devrederse C buna karşı ne yapabilir?

Bu durumda dahi C, hem B’yi hem de D’yi aynı davada dava etmek suretiyle, taşınmazın miras payı olan 1/2 oranında kendisi adına tescilini sağlayabilir.

B, kardeşi C kendisine dava açmadan önce taşınmazı iyiniyetli üçüncü kişi olan Ü’ye bedel karşılığında satarsa C buna karşı ne yapabilir?

Medeni Kanun’un 1023. maddesi uyarınca Ü’nün iyiniyetli bu kazanımı korunur. Diğer bir deyişle C’nin, Ü’ye karşı açacağı bir davada başarı şansı yok denecek kadar azdır. Bu durumda C’nin elindeki imkân B’ye karşı bir tazminat davası açmaktır. C’nin bu davadaki maddi tazminat talebinin tutarı ise, B’nin elden çıkardığı taşınmazdaki 1/2 hissenin değeri kadar olacaktır.

C’nin davayı açarken özellikle dikkat etmesi gereken bir husus var mıdır?

C’nin, dava görülmekteyken B’nin taşınmazı başkasına devretmesini engellemek amacıyla mahkemeden “ihtiyati tedbir” talep etmesi yerinde olacaktır. Böylece B, dava konusu taşınmazı “kaçıramayacaktır”.

C davayı nerede açacaktır?

Davanın mutlaka taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde açılması gerekmektedir. Şu kadar ki değişik yerlerde bulunan birden fazla taşınmaz söz konusuysa dava, taşınmazlardan herhangi birinin bulunduğu yer mahkemesinde de açılabilir.

C’nin açacağı davada görevli mahkeme hangisidir?

Muris muvazaası davalarında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir.

 

 

 

[1] “Servet” ifadesi paraya göre daha kapsayıcı nitelikte olup, taşınır ve taşınmaz diğer tüm mal varlığı değerlerini de ifade ettiği için özellikle tercih edilmiştir.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir