Mirasbırakanın eski işverenine karşı açılan işçilik alacakları davasında tüm yasal mirasçılar birlikte hareket etmek zorundadır

2015 yılının Aralık ayı içerisinde yayımlanan “Miras Ortaklığında Dava Ehliyeti” başlıklı yazımızda, mirasbırakanın ölümüyle birlikte yasal mirasçılar arasında kanunen kurulan miras ortaklığının dava ehliyeti meselesini ayrıntılı şekilde incelemiştik. Konuyla ilgili kapsamlı bilgi almak için söz konusu yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Bu yazımızda ise konuyu işçilik alacakları açısından ele alan bir Yargıtay kararını inceleyeceğiz. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2014/33657 – K. 2015/17419, 12.5.2015 tarihli kararında, ardında birden çok yasal mirasçı bırakarak ölen bir kişinin mirasçılarından sadece birinin, mirasbırakanın eski işverenine karşı açtığı “işçilik alacakları” davasının usulden reddedilmesi gerektiğini belirterek, aksi yöndeki yerel mahkeme kararını bozmuştur. Kararın ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:

“Dava, muris A.’in ölümü üzerine mirasçılarından olan davacı S. tarafından veraset ilamı ibraz edilerek, miras bırakanın hak kazandığı işçilik alacaklarının ödenmesi istemine ilişkindir.

Taraflar arasında murisin hak kazandığı işçilik alacakları açısından mirasçının kendi payına yönelik dava açma hakkının bulunup bulunmadığı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Miras bırakanın davacı dışında başka mirasçısının da bulunduğu dosyaya sunulan veraset ilamından anlaşılmaktadır.

TMK.nın 640/II. maddesinde; “miras bırakanın ölümü ile birlikte paylaşmaya kadar mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklığın meydana geleceği, mirasçıların terekeye el birliği ile sahip olacakları, sözleşme veya kanundan doğan temsil ya da yönetim yetkisi saklı kalmak üzere terekeye ait bütün haklar üzerinde birlikte tasarruf edecekleri” aynı maddenin IV. maddesinde “Mirasçılardan her birinin, terekedeki hakların korunmasını isteyebileceği, sağlanan korumadan mirasçılardan hepsinin yararlanacağı” öngörülmüştür.

TMK.nın 701/II. maddesinde ise “El birliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkının ortaklığa ait malların tamamına yaygın olacağı” hükme bağlanmıştır.

TMK.nın 640/IV. hükmü, mirasçılardan biri ya da bir kısmının başvurabileceği yasal yolları “terekedeki hakların korunması” ile sınırlı tutmuştur. Açılan dava veya başvurulan yasal yolun bu nitelikte olmadığı durumlarda ana kural ( TMK. madde 701/II ) geçerli olup, bir ya da bir kısım mirasçının istemi, sıfat yokluğundan reddedilecektir.

Somut olayda, davacının murisi A.’in hak kazandığı işçilik alacaklarının ödenmesine dair istemi “terekedeki hakların korunması” ile ilgili olmayıp terekedeki haktan yararlanmaya yönelik bulunmaktadır. Böyle bir durumda ana kural gereğince birlikte hareket etme gereği vardır.

Bu durumda işçilik alacaklarının tahsili konusunda tüm mirasçıların birlikte dava açması veya miras ortaklığına temsilci atanması yahut TMK’nın 644. maddesi uyarınca iştirak halinde mülkiyetin müşterek mülkiyete dönüştürülmesi gerekmektedir. Davacının kendi mirasçılık payını talep yönünden aktif dava ehliyetinin bulunulmadığı dikkate alınmaksızın hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.”

Görüldüğü üzere, işçilik alacakları para cinsinden olup “bölünebilir” nitelikte olmasına rağmen, hiçbir mirasçı tek başına dava açarak kendi “miras payı” oranında alacak talep edemez. Zira miras ortaklığında elbirliği mülkiyeti kuralları geçerli olduğu için tüm mirasçıların birlikte hareket etmesi kanuni bir zorunluluktur. Bu kuralın istisnaları olmakla birlikte (örneğin ecrimisil davalarında her bir mirasçı kendi miras payına tekabül eden ecrimisilin tahsili için tek başına dava açabilir) işçilik alacakları açısından ana kural yani birlikte hareket etme kuralı uygulanacaktır.

Yargıtay’ın yukarıdaki kararı sonuç itibariyle doğru bir karar olmakla beraber, bazı hukuki terimler karar içerisinde yanlış anlamda kullanılmıştır. Şöyle ki; her ne kadar kararda;

“TMK.nın 640/IV. hükmü, mirasçılardan biri ya da bir kısmının başvurabileceği yasal yolları “terekedeki hakların korunması” ile sınırlı tutmuştur. Açılan dava veya başvurulan yasal yolun bu nitelikte olmadığı durumlarda ana kural ( TMK. madde 701/II ) geçerli olup, bir ya da bir kısım mirasçının istemi, sıfat yokluğundan reddedilecektir.

denmiş olsa da bu durumda “sıfat” yokluğundan değil “aktif dava ehliyeti”yokluğundan bahsedilmelidir. Nitekim kararın son paragrafında isabetli şekilde;

“Davacının kendi mirasçılık payını talep yönünden aktif dava ehliyetinin bulunulmadığı dikkate alınmaksızın hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

şeklinde hüküm kurulmuştur. Bilindiği üzere “sıfat”, dava konusu sübjektif hak ile taraflar arasındaki ilişkidir. Dolayısıyla sıfat (husumet), bir maddi hukuk müessesesidir ve dava şartı değildir. Zira bir tarafın dava konusu sübjektif hakkın alacaklısı veya borçlusu olup olmadığı ancak davanın esasına girildikten sonra tespit edilebilir. Sıfat yokluğundan reddedilen bir dava usulden değil, esastan reddedilmiştir. Aktif dava ehliyeti (dava şartı) yokluğundan reddedilen bir dava ise usulden reddedilmiş olur. Bu ayırım çok önemli olup, Yargıtay’ın, verdiği karar içerisinde “sıfat” terimini “dava ehliyeti” anlamında kullanması eleştirilmeye mahkumdur. Yüksek Mahkeme hukuki terim seçiminde daha titiz davranmak mecburiyetindedir.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir