Taraf Muvazaasında Yazılı Delil Şartı ve Alternatif Çözümler

Bir kişinin, maliki olduğu taşınmazı herhangi bir bedel almaksızın ama tapuda satış göstermek suretiyle eşine, çocuğuna veya bir yakınına devretmesine uygulamada sıklıkla rastlanır. Tapuda satış gösterilmesine rağmen taşınmaz karşılığında gerçekte ödenen bir bedel olmadığından yapılan bu işlem tabii ki muvazaalıdır. Eş söyleyişle, işlemin tarafları gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları sözleşmeyi (bağış), iradelerine uymayan görünüşteki bir sözleşme (satış) ile gizlemektedir. Buna “nisbi muvazaa” denir.

Peki taşınmazını bu şekilde devreden kişi pişman olup taşınmazını geri almak isterse durum nedir?

Taşınmazını devreden kişi tarafından taşınmazın devredildiği kişiye karşı açılacak böyle bir davada 05.02.1947 tarih ve 20/6 İçtihadı Birleştirme Kararı uygulama alanı bulur. Mezkur karar uyarınca “taraf muvazaası” hukuksal sebebine dayalı bu tür davalarda işlemin muvazaalı olduğunu iddia eden taraf (taşınmazını devreden kişi) bu iddiasını ancak yazılı delille kanıtlayabilir. Bu yazılı delilin “adi yazılı” yani taraflar arasında imzalanan alelade bir belge olması dahi yeterlidir. Taraflar arasında taşınmazın devri amacıyla yapılan sözleşmenin resmi şekilde (tapuda veya noterde) yapılmış olmasının bu konuda herhangi bir etkisi yoktur. Yani resmi şekilde yapılmış sözleşmenin muvazaalı olduğu, o sözleşmenin taraflarınca adi yazılı delille dahi ispat edilebilir. Yeter ki diğer tarafın imzası (veya el yazısıyla yazılmış bir beyanı) söz konusu adi yazılı delil içeriğinde mevcut olsun.

Uygulamada, taşınmazlarını devrettikleri için pişman olan kişilerin ellerinde yazılı bir delil olmamasına rağmen taşınmazlarını devrettikleri kişilere karşı “taraf muvazaası” hukuksal sebebine dayalı tapu iptal ve tescil davaları açtıkları ne yazık ki sıkça görülmektedir. Şurası kesin ki bu tür davalar kaybedilir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin tüm içtihatları da bunu işaret etmektedir. Ancak hukuk, doğru kullanıldığında çok etkin bir silahtır. Birbirinin karbon kopyası olan iki olaya ilişkin iki ayrı davada ilk dava kaybedilirken ikinci dava kazanılabilir. Burada kilit kavram davayı doğru hukuksal sebebe dayanarak açmaktır.

Nitekim bu gibi olaylarda ellerinde yazılı delil olmayan davacı adaylarının somut olayın özelliklerine göre “hile” hukuksal sebebini göz önünde bulundurmaları çok akıllıca olabilir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin E. 2014/11093 – K. 2015/13326, 18.11.2015 tarihli kararında bunun ipucu verilmektedir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

“Davacı, yeğeni olan davalıya kendisine bakması amacı ile kayden maliki olduğu davaya konu 269 ada 232 parsel sayılı taşınmazı satış suretiyle devrettiğini, davalıya duyduğu güven nedeni ile de tapu kaydına bakım yükümlülüğüne dair bir şerh konulmadığını, ancak davalının bakım yükümlülüğünü yerine getirmediğini ileri sürerek iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur.

Mahkemece, taraf muvazaası iddiasına dayalı davada tarafların gerçek iradesinin davaya konu taşınmazın satışı değil ölünceye kadar bakma akdi olduğu hususunun davacı tarafça yazılı delille ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacı …’ın kayden maliki olduğu çekişme konusu 269 ada 232 parsel sayılı taşınmazı 28.04.2005 tarihinde davalı … satış suretiyle devrettiği ve davacının temyizden sonra 19.07.2014 tarihinde öldüğü anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, 6100 Sayılı HMK 33. (1086 Sayılı HUMK 76.) maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak hâkime aittir. Eldeki davada, iddianın ileri sürülüş biçimi ve dava dilekçesinin içeriği ve dayanılan deliller birlikte değerlendirildiğinde, taraf muvazaası hukuksal nedenine değil hile hukuksal nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır.

SONUÇ : Bilindiği üzere, Hile (aldatma), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma, hilede ise yanıltma söz konusudur. 6098 s. Türk Borçlar Kanununun (TBK) 36/1. (818 s. Borçlar Kanunun (BK) 28/1.) maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse yanılma (hata) esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Öte yandan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Aldatmanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir. Somut olaya gelince; mahkemece hile hukuksal nedeni yönünden bir inceleme ve araştırma yapılmamış, uyuşmazlık taraf muvazaası olarak kabul edilmek suretiyle sonuca gidilmiştir. Hâl böyle olunca; yukarda açıklanan ilkeler doğrultusunda hile iddiası bakımından araştırma ve inceleme yapılarak, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, hukuki nitelendirmede yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.”

Görüldüğü üzere “taraf muvazaası” hukuksal sebebine dayalı olarak açılmış olsaydı kesinlikle kaybedilecek olan bu dava, “hile” hukuksal sebebine dayalı olarak açıldığı için kazanılma şansını sürdürebilmiştir. Her türlü miras davasında aslolanın “doğru dava açmak” olduğu bu vesileyle bir kez daha anlaşılmalıdır.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir