Miras davaları sonucunda verilen yanlış/gerekçesiz mahkeme kararlarına karşı Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmak mümkündür

Adil Yargılanma Hakkının Bir Tamamlayıcısı Olarak Gerekçeli Karar Hakkı

 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36’ncı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

Anayasanın 141’inci maddesinin üçüncü fıkrası ise şöyledir:

“Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” 

Her insan, kendisi hakkında verilen her türlü kararın dayanağını, gerekçesini bilmek ister. Bu bilme isteği, insanın doğasında vardır. Zira insan muhakeme yeteneğine sahip, sorgulayan bir varlıktır. Buna karşın kişinin, kendisi hakkında verilen her türlü kararın gerekçesini öğrenme imkanı olmaz. Örneğin hiç kimse, kendisinden ayrılmak isteyen sevgilisini, bu kararının gerekçesini açıklamaya zorlayamaz. Zira bu karar tamamen özel hayatla ilgilidir ve hiçbir merci bu kararın yerindeliğini ve/veya gerekçesini tartışma konusu yapamaz. Ancak konu mahkeme kararı olunca işler değişir çünkü mahkemeler yargılama faaliyetini kamu gücünü kullanarak, millet adına yaparlar. Dolayısıyla, her türlü mahkeme kararının keyfilikten uzak, hukuki delillere dayanan ve dolayısıyla gerekçeli olması anayasal bir zorunluluktur.

Her türlü davada olduğu gibi miras davalarında da mahkeme kararının gerekçesiz olması mutlak bir bozma sebebidir

İlk derece mahkemeleri tarafından verilen her türlü kararın, temyiz incelemesine imkan verecek şekilde gerekçeli olması gereği Yargıtay tarafından da mutlak şekilde kabul edilmektedir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi E. 2014/3986 – K. 2015/1430, 20.3.2015 tarihli kararında;

“2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141 ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddesi uyarınca mahkeme kararlarının gerekçeli olması zorunludur. Mahkeme kararlarının gerekçeli olması, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27. maddesinde anlamını bulan “Hukuki Dinlenilme Hakkı” nın da en doğal sonucudur. Nitekim, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27/2 maddesinde hukuki dinlenilme hakkının yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını ve en önemli mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerdiği açıkça ifade edilmiştir. Davanın taraflarının o dava yönünden hukuk düzenince hangi nedenle haklı ya da haksız olduğunu anlayıp değerlendirilebilmeleri ve Yargıtay’ın hukuka uygunluk denetimi yapabilmesi için, ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıkta bir gerekçenin bulunması bu düzenlemelerin bir gereğidir.

Mahkeme kararının gerekçeli olması kuralı, tarafların iddia ve savunmalarının özetinin, tarafların anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin kararda yazılması ile yetinilmeyerek delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, bu kapsamda, hangi delile neden üstünlük tanındığının belirlenmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin de kararda mutlaka yazılı olmasını zorunlu kılar. Gerekçe sayesinde kararların doğru olup olmadığı denetlenebilir. Gerekçesiz bir kararın Yargıtay tarafından denetlenmesi de mümkün değildir. Gerekçe, doyurucu olmalı, kararın neden, nasıl, hangi hukukî gerekçeyle ve hangi deliller değerlendirilmek suretiyle verildiği hususlarını içermelidir. Ayrıca, kararda maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiği, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuki düzenlemelere dayandırıldığı ortaya konulmalı, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantı açıklanmalıdır. Aksi halde, kararın gerekçeli olduğundan bahsetmek mümkün değildir.

Ayrıca, maddi olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı açıklamayan sadece yapılan yargılamayı özetleyen kararın da gerekçe olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Bu şekilde gerekçeli karar yazılması yeterli olmadığından, bu türden kararların, doktrinde “Zahiri Gerekçeli Karar (Görünürde Gerekçeli Karar)” olarak adlandırıldığı unutulmamalıdır. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, tarafların mahkemece hükmün hangi maddi ve hukuki sebebe dayandırıldığını anlayabilmeleri ve Yargıtay’ın kararın usul ve yasaya uygun olup olmadığının denetlenmesi ancak kararın gerekçeli olmasıyla mümkündür. Gerekçesi olmayan ya da görünürde gerekçeli olan kararların Yargıtay’ca denetimi yapılamaz.

Bu ilkeler dairesinde somut olaya gelince; Kararın 12. sayfaya kadar olan kısmında dava dilekçesi ile ıslah dilekçelerine yer verildiği, 12 ve 13. sayfalarda cevap dilekçesinin özetlendiği, akabinde “Deliller” başlığı altında toplanan delillerin gösterildiği ve 14. sayfadan itibaren “Gerekçe” başlığı altında 16. sayfaya kadar taraflarca karşılıklı olarak yapılan ihtar yazışmalarına yer verilmiş, 17. sayfadan itibaren alınan bilirkişi raporları özetlenmeye başlanarak 28. sayfanın başına kadar raporların tekrarlandığı, 28. sayfada gerekçe kısmının son paragrafında ise, hüküm fıkrasının 1 numaralı bendinin aynen tekrarlandığı görülmektedir. Görüldüğü üzere kararın hangi hukuki sebebe dayandırıldığı, hangi delilin karara dayanak yapıldığı, hangi delilin diğerine neden üstün tutulduğu belli değildir. Karar, “Zahiri Gerekçeli Karar” niteliğindedir. Bu nedenle, kararın gerekçeli bir karar olduğundan söz edilemez. Gerekçesi belli olmayan kararın temyiz incelemesinin yapılması fiili olarak imkan dahilinde olmadığından, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.”

şeklinde hüküm vermek suretiyle ilk derece mahkemesinin uzun ve fakat gerekçesiz kararını bozmuştur.

Bir miras davasında verilen gerekçesiz/yanlış mahkeme kararı her nasılsa Yargıtay incelemesinden de geçerek kesinleşirse ne olur?

Ülkemizde mahkemelerin anormal bir iş yükü altında çalışıyor oldukları yadsınamaz bir gerçektir. Hal böyle olunca uygulamada zaman zaman gerekçesiz veya “görünürde gerekçeli” kararların verildiği görülmektedir. Böyle bir kararın normal şartlar altında temyiz merci olan Yargıtay tarafından kesinlikle bozulması gerekmekteyse de bazen bunun aksi olabilmekte, gerekçesiz yerel mahkeme kararları Yargıtay denetiminden de geçerek kesinleşebilmektedir. Böyle bir durumda, davayı kaybeden taraf hukuken haksız bile olsa, gerekçeli karar hakkı ihlal edilmiştir. Dolayısıyla kişinin, bu ihlal sebebiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapma imkanı doğacaktır.

Anayasa Mahkemesi temyiz merci değildir

Yukarıdaki açıklamalarımızdan, Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşen her türlü mahkeme kararının Anayasa Mahkemesi önüne götürülebileceği anlamı kesinlikle çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesi bir temyiz merci değildir. Anayasa Mahkemesi’ne başvurunun ön şartı, kişinin, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü (örneğin mahkemeler) tarafından ihlal edilmiş olmasıdır. İşte “adil yargılanma hakkı” ve buna bağlı “gerekçeli karar hakkı” bu kapsamda güvence altına alınmış haklardan olduğu içindir ki bunların ihlali halinde Anayasa Mahkemesi yolu açıktır.

Anayasa Mahkemesi başvuruyu kabul ederse ne olur?

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 50’nci maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

Anlaşılacağı üzere, gerekçesiz bir karar söz konusuysa, Anayasa Mahkemesi’nin yapacağı iş kararın gerekçesiz olduğunu ve dolayısıyla başvurucunun “gerekçeli karar hakkının” ihlal edildiğini tespit etmekten ve bu ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için dava dosyasını yeniden yargılama yapmak üzere kararı veren mahkemeye göndermekten ibarettir. Yoksa Anayasa Mahkemesi, hüküm mahkemesi yerine geçerek uyuşmazlığı sona erdiren şekilde yeni bir karar vermeyecektir. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’ne gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yaptığı başvuru kabul edilen bir kişi hemen sevinmemelidir. Zira yeniden yapılan yargılama neticesinde mahkeme, kararını bu sefer gerekçeli yazmak suretiyle kişiyi yine haksız bularak davayı tekrar reddedebilir. Bu, her zaman ihtimal dahilindedir.

Gerekçesiz karar/Yanlış karar ayrımı 

Bir mahkeme kararı tamamen gerekçesizse, ortada anayasal bir hak ihlali olduğuna zaten şüphe yoktur. Öte yandan mahkeme kararı görünürde gerekçeli olmakla beraber, hükmü veren mahkeme, delillerin takdirinde bariz bir hata yaparak (dolayısıyla yanlış bir gerekçeyle) karar vermişse durum ne olacaktır? Anayasa Mahkemesi’ne göre bu hatanın “bariz” nitelikte olması şartıyla, ihlal kararı verilebilecek ve yeniden yargılamanın önü açılabilecektir.

Anayasa Mahkemesi, bu konuda uygulanacak esasları, Halim Yıldırım başvurusu üzerine verdiği 16.10.2014 tarihli kararında açık bir şekilde ortaya koymuştur. Kararın ilgili bölümü şu şekildedir:

“Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasında, bireysel başvurulara ilişkin incelemelerde kanun yolunda gözetilmesi gereken hususların incelemeye tabi tutulamayacağı, 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine karar verilebileceği belirtilmiştir.

Bir anayasal hakkın ihlali iddiasını içermeyen, yalnızca derece mahkemelerinin kararlarının yeniden incelenmesi talep edilen başvuruların açıkça dayanaktan yoksun ve Anayasa ve Kanun tarafından Mahkemenin yetkisi kapsamı dışında bırakılan hususlara ilişkin olduğu açıktır. Bu kapsamda, bireysel başvuruya konu davadaki olayların kanıtlanması, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması, yargılama sırasında delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ile kişisel bir uyuşmazlığa derece mahkemeleri tarafından getirilen çözümün esas yönünden adil olup olmaması, bireysel başvuru incelemesinde değerlendirmeye tabi tutulamaz. Anayasada yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece ve açıkça keyfilik veya bariz takdir hatası içermedikçe derece mahkemelerinin kararlarındaki maddi ve hukuki hatalar bireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Bu çerçevede, derece mahkemelerinin delilleri takdirinde açıkça keyfilik veya bariz bir takdir hatası bulunmadıkça Anayasa Mahkemesinin bu takdire müdahalesi söz konusu olamaz (B. No. 2012/1027, 12/2/2013, §§ 25-26).

Başvurucu tarafından, maddi vakıa ve delillerin hatalı takdiri neticesinde aleyhine nafaka ödenmesine hükmedildiği, bu kapsamda derece mahkemelerince delillerin takdirinin hatalı ve hükmün sonuç itibarıyla hukuka aykırı olduğu belirtilmekte olup, başvurucunun belirtilen iddiasının özünün derece mahkemelerince delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Başvuruya konu yargılama evrakının tetkikinden, tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda ilgili kurumlar nezdinde gerekli tahkikatların yaptırıldığı ve taraflarca ibraz edilen belge ve deliller ile belirtilen araştırma sonuçları kapsamında başvurucu aleyhine nafaka ödenmesine hükmedildiği ve derece mahkemelerinin belirtilen husustaki kararlarında açıkça keyfilik veya bariz takdir hatası olarak değerlendirilebilecek bir bulguya da rastlanmadığı anlaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, başvurucunun belirtilen iddiasının kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu, derece mahkemesi kararlarının açıkça keyfilik veya bariz bir takdir hatası da içermediği anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.”

Sonuç

Miras davaları, ilk derecede sulh hukuk veya asliye hukuk mahkemelerinde görülür. Bu mahkemeler tarafından verilen her türlü kararların gerekçeli olması ve bariz bir takdir hatası içermemesi anayasal bir zorunluluktur. Bu zorunluluğa aykırı kararlar, normal şartlarda Yargıtay tarafından bozulacaktır. Her nasılsa Yargıtay denetiminden de geçerek kesinleşen gerekçesiz veya bariz takdir hatası içeren mahkeme kararlarına karşı ise Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapma imkanı olduğu kesinlikle unutulmamalıdır.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir